Geçen hafta bir arkadaşımın önerdiği ve konularından oldukça yararlanmaya başladığım yazar ve Doktor olan Gabor Maté ve oğlu Daniel Maté’nin birlikte kaleme aldığı Normal Efsanesi kitabı, yıllardır normal kabul ettiğimiz şeyleri yeniden düşünmeme yol açtı. Çünkü bazen bir şeye alıştığımız için katlanırız; bazen de katlana katlana alışırız. Çoğu zaman buna öğrenilmiş çaresizlikler de dediğimiz olmuştur.
Örneğin, sabah telefona uzanıyor, hayat pahalılığından, trafikten ve işteki haksızlıklardan yakınıyor; sonra da ertesi gün aynı düzene devam ediyoruz. Bir süre sonra şikâyet ettiklerimiz hayatın sıradan parçalarına dönüşüyor. Oysa yaygın olan her şey sağlıklı ya da kaçınılmaz değildir.
Çocukluğumuzdan beri bazı cümleleri sıkça duyarız:
“Büyüklerin yanında konuşulmaz.”
“İdare et evladım.”
“Kol kırılır, yen içinde kalır.”
“Büyüklük sende kalsın.”
‘’Saçmalama’’
Bizde bu kabullenişi çoğu zaman şu söz özetliyor: “Yapacak bir şey yok!” Ama gerçekten yok mu, yoksa başka bir yol düşünmeyi mi bıraktık?
Peki, yapacak bir şey yoksa her şey normal mi?
Hayat şartları mı, alışkanlık mı?
Çocukluğumuzda bize tembih niteliğinde söylenen şu cümle bana hep ilginç gelmiştir.’’Saçmalama’’
Büyük kaşifler ve buluşlar yapan tüm mucitlerin neredeyse tamamı saçmaladıkları fikirlerden dünyanın en önemli keşiflerini yapmışlardır. Hatta son dönemde adını Dünya ekonomisine ve gelişimine yazdırmaya devam eden Elon Mask’ın tüm uğraşlarına saçmalıyor damgası vurdukları halde işte buyurun, yerde giden arabayı uçurmuş bulunuyor.
İşte tam bu noktada önemli bir soruyla karşılaşıyoruz: Normal kabul ettiğimiz şeyler gerçekten sağlıklı ve doğal mı, yoksa içinde yaşadığımız düzenin bize öğrettiklerini sorgulamadan mı kabul ediyoruz?
Trafikte, işte ya da aile içinde sürekli yorulmayı “hayat şartları” diye açıklıyoruz. Haksızlık karşısında “idare et” deniyor; susmak saygı, fedakârlık görev, tükenmek ise işin normali sayılabiliyor. Oysa insan bazen susmayı seçtiği için değil; işini, ailesini ya da çevresini kaybetmekten korktuğu için susar. Dışarıdan alışkanlık gibi görünen davranış, içeride bir korunma biçimi olabilir.
Ekonomik sıkıntılara uyum sağlamak da yoksulluğu normal kabul etmek anlamına gelmez. İnsan zamanla beklentilerini küçültüp yalnızca ay sonunu getirmeyi başarı sayabilir. Zor şartlarda ayakta kalmak önemlidir; ama bu sırada nasıl bir hayatı hak ettiğimizi unutmamak da öyle.
Dayanıklılığımızla övünürken, neye dayanmak zorunda kaldığımızı sormayı unutuyoruz. Bazen “gül geç” demek güç verir, bazen de insanın acısını anlatmasını engeller. Herkes sürekli güçlü olmak zorunda değil; bazen en büyük destek, o kişiyi derdiyle yalnız bırakmamaktır.
Elbette her sessizlik korkaklık, her kabulleniş de zayıflık değildir. Ekonomik imkânlar, aile sorumlulukları ve iş güvencesi seçeneklerimizi daraltabilir. Ancak mecbur kaldığımız için zamanla başka bir ihtimalin varlığını unutabiliriz. Değişim, her şeyi hemen değiştirmekle değil; yaşadığımızı adlandırıp “Bu gerçekten normal mi?” diye sormakla başlayabilir.
Normal dediğimiz şey bazen sık tekrarlanan bir davranış, bazen kültürün öğrettiği bir kabul, bazen de başka seçeneğimiz olmadığına inandığımız için sürdürdüğümüz bir mecburiyettir. Belki de kendimize, ailemize ve toplumumuza sormamız gereken soru şu:
Ben böyle yaşamak istediğim için mi böyle yaşıyorum, yoksa başka türlüsünün mümkün olmadığına inandığım için mi?
İnsan alıştığı her şeye katlanmak zorunda değildir. Bazen değişim, yıllardır içimizden geçirdiğimiz küçük bir soruyla başlar:
“Biz buna neden normal diyoruz?”
Belki de farkında değiliz. Ne dersiniz?
Kalın sağlıcakla,