Bugün Türkiye’de yeniden okul zilleri çaldı.
Çocuklar çantalarını sırtlarına taktı. Veliler okul kapılarında heyecanlandı. Öğretmenler sınıflarına girdi.
Yeni bir eğitim yılı başladı.
Her yıl aynı cümleyi söylüyoruz:
“Yeni eğitim öğretim yılı hayırlı olsun.”
Elbette olsun.
Ama ben bu yıl bu cümlenin arkasına bir soru daha eklemek gerektiğini düşünüyorum:
‘’Çocuklarımız okula başladı; peki eğitim sistemimiz geleceğe başlayabildi mi?’’
Çünkü artık mesele yalnızca çocuklara matematik, fizik, tarih ya da Türkçe öğretmek değil.
Dünya çok hızlı değişiyor.
Yapay zekâ birkaç saniyede metin yazıyor, hesap yapıyor, çeviri gerçekleştiriyor, görüntü oluşturuyor.
Bugün ilkokula başlayan bir çocuğun 2040’lı yıllarda hangi mesleği yapacağını neredeyse hiçbirimiz bilmiyoruz.
Belki bugün bildiğimiz bazı meslekler olmayacak.
Bugün adını bile duymadığımız yeni meslekler ortaya çıkacak.
O halde eğitimin temel sorusu da değişmek zorunda.
Çocuğa ne öğreteceğiz?” sorusundan önce “Nasıl bir insan yetiştireceğiz?” diye sormalıyız.
Bence Türkiye’nin asıl eğitim meselesi burada başlıyor.
Bilgiye ulaşabilen ama bilgiyi sorgulamayan, diploma sahibi ama problem çözemeyen, sınav kazanabilen ama kendisini ifade edemeyen, teknolojiyi kullanan ama üretemeyen, çok şey bilen ama birlikte çalışmayı öğrenemeyen gençler yetiştiriyorsak ortada üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir sorun var demektir.
Çünkü gelecek yalnızca çok bilenlerin değil;
‘’öğrenebilenlerin, sorgulayabilenlerin, üretebilenlerin ve değişime uyum sağlayabilenlerin dünyası olacak.’’
Yeni Dünya, aldıkları diplomaların üzerine gelişen veya gelişecek olan yenilikleri eklemeyenlerin dünyası olmayacak
Bu nedenle okullarımızın çocuklara yalnızca doğru cevabı öğretmesi yetmez. Doğru soruyu sormayı da öğretmesi gerekir.
Bir çocuğun;
“Neden?”
“Başka türlü olabilir mi?”
“Bunu nasıl geliştirebiliriz?”
“Ben olsaydım ne yapardım?” diye sorabilmesi, bazen yüzlerce sayfalık bilgiden daha değerlidir.
Eğitim meselesini yalnızca okula bırakarak da çözemeyiz.
Çünkü bana göre eğitimin üç güçlü ayağı vardır:
Okul, öğretmen ve aile.
Bu üçünden biri zayıfladığında sistem sendelemeye başlar. Özellikle öğretmenin toplumdaki yerini yeniden düşünmek zorundayız. Bir ülkenin öğretmenine verdiği değer aslında geleceğine verdiği değerdir.
Öğretmeni sürekli değişen sistemlerin uygulayıcısı olarak değil, çocuğun hayatına dokunan bir rehber olarak görmeliyiz.
Çünkü bazen bir öğretmenin söylediği tek bir cümle bir öğrencinin hayatının yönünü değiştirebilir.
Ailelere de önemli bir görev düşüyor.
Çocuğun aldığı nottan önce ne öğrendiğini, kaç soru çözdüğünden önce neyi merak ettiğini, hangi üniversiteyi kazanacağından önce nasıl bir insan olduğunu konuşmamız gerekiyor.
Çünkü hayatın bütün sınavları dört seçenekli değil.
A, B, C ve D şıkları olmayan sorunlarla karşılaşacak çocuklarımız.
İşte tam orada karakter, özgüven, iletişim, dayanıklılık, etik, sorumluluk ve problem çözme becerileri devreye girecek.
Bir başka önemli mesele de eğitim ile hayat arasındaki mesafedir.
Çocuk sınıfta öğrendiğinin sokakta, fabrikada, laboratuvarda, işletmede ve yaşamda karşılığını görebilmeli. Mesleki eğitimi ikinci sınıf bir seçenek olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
Bir ülke yalnızca doktor, avukat ve mühendis yetiştirerek kalkınmaz.
İyi teknisyenlere, ustalara, yazılımcılara, araştırmacılara, tasarımcılara, girişimcilere ve üretim kültürünü bilen gençlere de ihtiyacımız var. İşte bugünün Türkiye’sinde tamirci arayıp bulamayan, teknik çözümler arayıp ulaşamayan birçok serzenişe tanık oluyor. Üstelik kocaman bedeller ödeyerek doğru sonuç alınamayan birçok olayın herkesi üzdüğüne de şahidiz.
Türkiye’nin geleceğini sınıflarda yetiştirdiğimiz çocuklar belirleyecek.
Ama onlara yalnızca geçmişin bilgilerini vererek geleceği kuramayız.
Bugün sıralara oturan çocuklara baktığımızda aslında önümüzde öğrenciler değil, Türkiye’nin bundan yirmi yıl sonraki fotoğrafını görüyoruz.
Geleceğin yöneticileri, Mühendisleri, Öğretmenleri, Bilim insanları, Girişimcileri,
Ve en önemlisi, geleceğin vatandaşları.
Bu nedenle bugün çalan zil sadece ders zilidir diye düşünmeyelim.
Aslında bir ülkenin geleceği için çalıyor , belki de bu eğitim yılının başında kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
‘’Çocuklarımızı sınavlara mı hazırlıyoruz, hayata mı?’’
Çünkü iyi bir eğitim sistemi çocuklara yalnızca bir diploma vermez.
Onlara düşünmeyi, üretmeyi, sorgulamayı, birlikte yaşamayı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğretir.
Sonunda mesele hangi okuldan mezun oldukları değil;
‘’o okuldan nasıl bir insan olarak çıktıklarıdır.’’