Türkiye’de bugün en büyük sorunlarımızdan biri, bilmediğimiz konularda konuşmamız değil; bilmediğimizi fark etmeden kesin hükümler vermemizdir.
Bilmemek ile cahillik arasındaki çizgi tam da burada başlar.
Çünkü bilmemek başka, cahillik başka bir şeydir.
İnsan bilmeyebilir. Hepimiz bilmediğimiz binlerce konuyla yaşıyoruz. Bilmemek insan olmanın doğal sonucudur.
Sorun, bilmediğimiz yerde durabilme olgunluğunu kaybettiğimizde başlıyor.
“Bilmiyorum.” diyebilmek yerine, her konuda mutlaka söyleyecek bir sözümüz olduğunda…
İşte o zaman bilgisizlik başka bir şeye dönüşüyor. Alın size bir sürü örnek ;
Bugün Türkiye’de bir kahve masasına oturun.
Ekonomi konuşulur; herkes ekonomisttir.
Deprem konuşulur; herkes jeoloji mühendisidir.
Sağlık konuşulur; herkes doktordur.
Eğitim konuşulur; herkes eğitim bilimcidir.
Futbol zaten tartışmaya kapalıdır; herkes teknik direktördür.
Zaten herkes müftü,herkes din alimi,hatta herkes ermiş....
Sosyal medya ise bu davranışın devasa bir kürsüsüne dönüşmüş durumda.
Bir konu hakkında birkaç satır okuyor, kısa bir video izliyor ve ardından yıllarını o alana vermiş insanların karşısına kesin hükümlerle çıkabiliyoruz.
Oysa fikri olmakla bilgisi olmak aynı şey değildir.
Bence Türkiye açısından asıl üzerinde durmamız gereken nokta tam da burasıdır.
"Bilmediğini bilen insan soru sorar."
"Bilmediğini bilmeyen insan cevap verir."
"Bilmediğini bilen araştırır."
"Bilmediğini bilen uzmanına danışır"
"Bilmediğini bilmeyen hüküm verir.
Bilmediğini bilmeyen, uzmanı küçümsemeye bile başlayabilir."
Bu davranış yalnızca günlük hayatımızı etkilemiyor. İşletmelerde çok daha pahalı sonuçlar yaratabiliyor.
Bir patron düşünün.
Finansı yeterince bilmiyor ama finans yöneticisini dinlemiyor.
Pazarı bilmiyor ama satış ekibinin sahadan getirdiği bilgiyi önemsemiyor.
Teknolojiyi bilmiyor ama dijital dönüşüm konusunda kesin kararlar veriyor.
Gençleri anlamıyor ama “Bu nesilden bir şey olmaz.” diyebiliyor.
Burada sorun artık yalnızca bilgi eksikliği değildir.
Sorun, insanın kendi bilgi sınırlarını görememesidir.
Aynı durum toplumsal yaşamımız için de geçerli.
Bir toplumda soru sormak zayıflık, “bilmiyorum” demek yetersizlik, fikrini değiştirmek tutarsızlık olarak görülmeye başlanırsa insanlar öğrenmeye değil, haklı çıkmaya çalışır.
Daha tehlikelisi ise şudur:
İnsan bilmediğini araştırmak yerine kendisine benzeyenlerin söylediklerini dinlemeye başladığında, bilgi yerini kanaate; kanaat zamanla kesinliğe bırakır.
O noktadan sonra karşısındaki insanı anlamaya da ihtiyaç duymaz.
Çünkü artık mesele öğrenmek değil, kendi doğrusunu korumaktır.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin daha fazla bilgi kadar, hatta belki ondan önce, entelektüel tevazu olduğunu düşünüyorum.
Yöneticinin veya otorite in gerektiğinde; “Bilmiyorum.”
Öğretmenin “Araştırıp bakalım.”
Uzmanın “Bu konuda yeterli verimiz yok.”
Vatandaşın “Belki yanılıyor olabilirim.”
diyebilmesi gerekir.
Bunlar güçsüzlük cümleleri değildir.
Tam tersine, zihinsel olgunluğun göstergeleridir.
Çünkü gelişmiş insanı da gelişmiş kurumu da gelişmiş toplumu da farklılaştıran yalnızca ne kadar bildiği değildir. Bilgisinin nerede bittiğini bilmesidir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Gerçekten biliyor muyuz, yoksa yalnızca kanaatlerimizi bilgi sanıp onları savunmayı mı öğrendik?
Çünkü bilmemek bir eksiklik değil, öğrenmeye açılan kapıdır.
Asıl tehlike, o kapının önünde durup içeride olduğunu sanmaktır.
İnsan bilmediğini kabul ettiği anda öğrenmeye başlar.
Ama bilmediğini bilmeyen insan, yalnızca kendisini değil; ailesini, kurumunu ve toplumunu da yanlışlarına mahkûm eder.
Bu yüzden mesele ne kadar çok konuştuğumuz değil, ne zaman susup dinleyebildiğimizdir.
Çünkü bazen en akıllıca cümle bir cevap değil, şu iki kelimedir:
“Bilmiyorum. Öğrenelim.”
Ne demiş Einstein
"Öğrenme bitince,ölüm başlar"
Sağlıklı yaşam dilerim.