Her yaz sezonu başladığında içimizi aynı korku, aynı endişe kaplıyor: Kandıra sahilleri bu yıl kaç can alacak?
Yıllardır değişmeyen acı bir gelenek gibi...
Her sene aynı tarihlerde, aynı kıyılardan feryat sesleri yükseliyor. Bizler gazeteci olarak bu haberleri yazarken, klavyenin başında adeta kahroluyoruz.
Ekrana düşen son videoları izlerken tüylerimiz ürperiyor. Dalga boyları 3-4 metreyi bulmuş, deniz adeta devasa bir canavara dönüşmüş. O görüntüleri izlerken oturduğumuz koltukta bizlerin içi çekiliyor, yüreğimiz ağzımıza geliyor.
Peki, ya o denize girenler?
Kırmızı bayrak çekilmiş, kaymakamlık ve valilik defalarca uyarı yapmış, "Denize girmek tehlikeli ve yasak!" denmiş... Tüm bu uyarılara, göz göre göre gelen tehlikeye ve gözlerin önünde devleşen o dalgalara rağmen bir insan o suya nasıl gözünü kırpmadan atlar?
İnsanın kendi canının hiç mi kıymeti yok?
Rip akıntısının (çeken akıntı) şakası olmadığını, Kandıra’nın Karadeniz hırçınlığıyla birleştiğinde affetmediğini daha kaç can kaybettikten sonra anlayacağız?
Cankurtaranlar, ekipler gece gündüz teyakkuzda; uyarıyorlar, bağırıyorlar, engellemeye çalışıyorlar. Ama bir insanın kendi yaşamını koruma sorumluluğunu elinin tersiyle ittiği yerde, kolluk kuvveti ne yapsın?
Biz her yaz aynı haberleri, aynı gözyaşlarını yazmaktan; ailelerin o feryatlarını sayfalarımıza taşımaktan yorulduk, tükendik.
Birkaç saatlik serinleme ya da eğlence sevdası, bir ömrün kararmasına, geride gözü yaşlı analar, babalar, evlatlar bırakılmasına değer mi?
Lütfen ama lütfen uyarılara kulak verin. Çünkü sizin "Bir şey olmaz" deyip girdiğiniz o dalgalar, arkada kalan bir aileyi ömür boyu yasa boğuyor; bizlerin de yüreğini yakmaya devam ediyor.