Geçtiğimiz günlerde Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı vesilesiyle yaklaşık bir aydır hazırlamış olduğumuz "Atsız'ın Rüyası" isimli tiyatro oyununu oynamak için Ankara, Keçiören'deki Yunus Emre Kültür Merkezine gitmiştim. Hazır gitmişken de Ankara anılarımı buraya yazmak istedim.
Hürriyet ve İstikbal Derneği Başkanı, arkadaşım sayın Alaattin Kürşat yaklaşık bir ay önce benden hazırlayacağımız bir tiyatro oyunu için ekip kurmamı istemişti. Bana:
"Mete, aklımda böyle bir oyun var. Sence yapılır mı, nasıl olur?" dedi.
Ben de ona, Umuttepe'de kafelerden birinde çay içerken: "Sen bana ekip bul de, ben de bulayım," dedim. Bu konuşmanın ardından bir dizi telefon görüşmesi yaparak, eski dostlarımdan Muhammed Enes'le istişare ederek ekibi kurduk. Çok kıymetli bir ekip oluşturduk ki bu ekip halihazırda çevremizden dostlarımızdı...
Yoğun kargaşalardan sonra oyunu bir şekilde ayağa kaldırdık ve 18 Mayıs Pazartesi öğlen Ankara'ya doğru yola çıktık.
***
Ankara yolu kısadır. Yaklaştıkça gözünde yücelir İç Anadolu ovaları, düzlükleri. Her santiminde bir savaş olmuş, her metresinde belki de biri gömülüydü eskiden kalan...
Süratle Ankara'ya vardıktan sonra Keçiören'e girer girmez zihnimde "Ulan bu yollar ne kadar geniş!" söylevi dönüp duruyordu. Biz Marmara'da doğmuş büyümüş sokak çocukları, bu geniş yollara bilaistisna alışık değiliz. Bize gereken biraz darlık, kavga dövüş, çöp içindeki denizlerdi...
Ankara'nın sokakları geniş demişken de aynı zamanda yolları da hemen hemen çukursuzdu. Ben Gebze'de doğduğumdan yol deyince aklıma maalesef Numan Dede Caddesi geliyor. O mayın tarlası gibi yollardan sonra başkentin müreffehliği, adeta kendini yorgunluğun üzerine izlenmiş bir film gibi izletiyordu.
***
Keçiören'deki Yunus Emre K.M.'ye geldikten sonra yönetmen M. Enes kostümlerimizi getirmiş; bizi heyecanla sahneye çıkartıp oynatmak istiyor.
Öyle veya böyle yaklaşık akşam 7'de başladığımız provayı 10'a kadar aldık. E tabii provanın ve yolun yorgunluğu beni, Engin'i ve Bekir'i sarmıştı; sinir bastı az biraz, sonra bitti. Hepimizin rolü kıymetliydi ve en içtenlikle oynuyorduk rolümüzü.
***
Sonrasında istirahat etmek üzere Ulus'taki otelimize geçtik. Otel odasına geldikten sonra Bekir'le ve Engin'le odamıza yerleştik, biraz dinlendik ve dolaşmak için kendimizi dışarı attık. Biraz ilerledik sohbet muhabbet ederek. Bilmiyorduk ki Ulus Meydanı'na giderken yolda Birinci ve İkinci Meclis var. Hemen dikildik kapısına, suratımızda garip bir neşe var. Engin hiç durmaz, o tok sesiyle:
"Bu şehri nasıl sevmezsin ki kardeşim? Ayağınızın ucunda Gazi Meclis var, sokağın başını Anıtkabir görüyor," dedi.
Engin ve bende tarif edilemez bir Ankara aşkı vardır. Yahu kardeşim; eğlence de burada, tarih de burada, sanat da burada. E başına bela bir trafik sorunun, dapdar yolların, pislik içinde denizin yok. E şehrin bilaistisna hepsi vatanperver... Daha istediğin bal ve kaymak mı? Sen yeter ki Ankara'yı sev, onu size biz sağlarız...
***
Ankara'nın bazen Cumhuriyet kenti olduğunu unutuyorlar. Bu şehir imparatorların, kralların, padişahların, zalimlerin şehrini yıkmış. Bu şehir İzmir'i kurtarmış, Hatay'ı kurtarmış ve bu şehir bir bataklıktan evrilmiş. Falih Rıfkı'nın Çankaya'sındaki Ankara kısımlarını okursanız, bir devletin başkentinde tuvaletin dahi zar zor bulunduğunu okuyacaksınız. Hele duş almak...
Meclis'leri geçtikten sonra Çankırı Caddesi'nde yürürseniz meşhur eğlence mekanlarını görürsünüz. İçeriden Ankara havası müzikler geliyor; mekanın hemen yanındaki ATM'de sarhoşluktan para dahi çekemeyen insanları görüyor olacaksınız. "Ankara böyle bir yer herhalde," dedim içimden; bir yanda devlet terbiyesi, bir yanda eğlence müptelaları...
***
Velhasıl 2. gün oyunumuza büyük kargaşalar, tartışmalar sonucu çıktık. Ben Gazi Atatürk'ü canlandırdım oyunda, tüylerim ürpererek... Oyun bittikten sonra şen şakrak tabii herkes; uzun çalışmaların gerginliği bitmiş, geriye kalan yemek yiyip dinlenmek olmuş.
Oyundan sonra dışarıda beni görenlerin tepkisi ilk olarak "Vallahi ağlattınız bizi, emeğinize sağlık," oluyordu. Sağ olsun Taner Ünal da fevkalade bir performansla oynadı ve oyunun oyunculuk performansını, tecrübesiyle zirveye çıkardı.
***
Ulus'ta Engin'le gece dolanırken —biz biraz çağımıza göre garip insanlarız; takım elbiseler giyer, fötr şapkalar takarız— Ankara'nın yerlisi bir adam bizi çevirdi. Bize o Ankaralı aksanıyla:
"Gardaş, şu şapkayı ben de takayım mı la?" dedi.
Bakmayın öyle ağızlı konuştuğuna, hali tavrı tam bir beyefendiydi. Biz de sohbet muhabbet ettik kendisiyle. Bize iyi dileklerde bulundu, övgüler yağdırdı ve asla pavyonlara gitmememizi söyledi. Engin'le buna bir yarım saat gülüşmüşüzdür. Bu Ankara ağzı mevzusunu en iyi Bekir kavradı. Sokakta bir anda bir Ankaralıyla mevzubahis ağızla konuşunca çok hoşumuza gitmişti.
Ankara'da ara sokaklara girmemize rağmen şapka taktık diye bize pis pis bakan kimseyi görmedik; hep bir hürmet ve gururlu bakış gördük. Halbuki medeniyetin başkenti İstanbul'da (!), Fatih'te gezerken bana atılan nazariyeleri buraya yazamam dahi...
***
Bir sonraki ve son gün de kendimizi Anıtkabir'e, Ata'yı selamlamaya attık. Ankara'nın en güzel unsuruna...
Ama en garibime giden şey; kabirden ayrılırken Engin, ben, Bekir Ata'ya dönüp dua ettik. Oradan mezuniyet için fotoğraf çekilen öğrenciler de bize bakıp gülerek:
"Bak, dua ediyorlar," dediler alay edercesine.
Her türlü giyimli kuşamlı, gelinlik dahi giyinip gelinen, adeta bir şov merkezine çevirdikleri Anıtkabir'de dua edilince şaşırdılar herhalde. Halbuki bir mezarlıktaki en normal şey dua etmektir.
Anıtkabir'de fotoğraflar çekip birbirimize hediyeler aldıktan sonra taksiye binip otele döndük ve yola çıktık...
Ankara'da fevkalade hissettiğim şey Devletti efendim; bir devlet asaleti ama Anadolu mayhoşluğunu hissettim. En önemlisi Gazi Mustafa Kemal'i hissettim...