Her sabah olduğu gibi, insanlarda sabahın aceleciliği vardı. Şehir, her zamanki gibi “geç kalma” korkusuyla yürüyordu. Metro çıkışında kaldırım daralıyor, insanlar, sanki görünmez bir çizgiyi takip eder gibi omuz omuza akıyordu.
İstanbul un kalabalık aktarma noktalarından biri olan Yenikapı'da
yaşlı bir adamın poşeti yırtıldı. Portakallar ve birkaç elma birden yere saçıldı. Yuvarlandılar. Yürüyen merdivenin kenarına, çıkış yolunun ağzına, insanların ayaklarının altına…
Adam, önce durdu. Sonra eğilmeye çalıştı. Belinde bir sızı var gibiydi; hareketi ağır, eli titrek. Portakalların peşinden gözleri gitti. İnsanların ayaklarına değil, portakallara bakıyordu; sanki bir meyve değil de kırılmış bir düzen, dağılmış bir gün topluyordu.
O an, şehir ikiye ayrıldı: Duranlar ve akıp gidenler.
Akıp gidenler çoktu. Bazısı görmedi. Bazısı gördü ama görmemiş gibi yaptı. Bazısı da “biri yardım eder” rahatlığına sığındı. Birkaç portakal ezildi. Birinin çantasına çarpıp geri sekti. Birinin ayakkabısının ucunda yön değiştirdi. Her portakal, şehrin kalabalığında küçük bir sınavdı aslında.
Tolstoy’a atfedilen o cümle geldi aklıma:
“Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır, başkasının acısını duyuyorsa insandır.”
İşte o kaldırımda, o portakalların arasında mesele sadece meyve değildi. Mesele, başkasının sıkıntısına ne kadar yer ayırabildiğimizdi. Çünkü sosyal hayat dediğimiz şey, çoğu zaman büyük laflarla değil, böyle küçük anlarla örülür. Birinin yükü yere düştüğünde, biz de durup eğiliyor muyuz; yoksa “benim işim var” diyerek insanlığımızı cebimize koyup yürüyor muyuz?
Durdum. Çantamda her zaman yedek taşıdığım poşeti aldım.Elimi uzattım portakala . Sonra bir genç daha. Ardından biri daha… Portakallar birer birer toplandı. Adamın yüzünde o tanıdık ifade belirdi. Utançla rahatlama arası bir şey. Yardım almanın, özellikle yaşlandıkça, “muhtaç” görünme korkusuyla karışan ağırlığı… Kimse büyük bir kahramanlık yapmadı. Kimse video çekmedi. Kimse “Bakın ne kadar iyiyim” demedi. Sadece birkaç saniye durdular. Şehir, bir anlığına yavaşladı.
Ve o birkaç saniye, günün en insani yeriydi.
Empati, çözmek değil; temas etmektir
Biz empatiyi çoğu zaman “çare bulmak” sanıyoruz. Oysa herkesin derdi çözülecek bir problem değildir. Bazen bir insanın ihtiyacı, çözüm değil eşliktir. “Geçer” denmesini değil; “Zor olmalı” cümlesini duymaktır. Akıl verilmesini değil; “Yanındayım” hissini almaktır.
Sosyal yaşamda en çok yaralayan şey, kötü niyet değil; acele. Aceleyle söylenen söz. Aceleyle kesilen cümle. Aceleyle geçilen bakış. Çünkü acele, karşımızdakini “durak” değil “engel” gibi görmeye başlar.
Oysa insan dediğimiz şey, başkalarının acısına çarpıp yön değiştirebilen bir varlık. Bunu yapamıyorsak, kalabalık içinde sadece canlı kalıyoruz. İnsan olamıyoruz.
Sosyal medyada duyarlılık: Bir anlık sızı, sonra kaydır gitsin.
Günün sonunda telefon ekranında da benzer bir sahne: Bir haber, bir felaket, bir çığlık. İçimiz burkuluyor. Bir şey paylaşıyoruz. Sonra kaydırıyoruz. Bazen bu paylaşım gerçek bir destek oluyor elbette; ama bazen de sadece kendimize “Ben duyarlıyım” demenin hızlı bir yolu.
Tolstoy’un işaret ettiği yer tam burada keskinleşiyor: Başkasının acısını “görmek” değil; duymak. Duymak da sadece hislenmek değil; davranışa küçük de olsa bir iz bırakmak. Bazen bir arama. Bazen bir mesaj: “Nasılsın, gerçekten?” Bazen de sadece susup dinlemek. En uzaktakine sadece 3 cm uzak olduğumuzu bilerek..
İnsanlık büyük gösterilerde değil, küçük seçimlerde saklı
Portakallar toplandıktan sonra herkes tekrar yürümeye başladı. Metroya yetişildi. Mesailer başladı. Hayat, tekrar hızlandı. Ama ben o kısa duruşun şehrin içine bıraktığı izi düşündüm: Demek ki mümkün. Demek ki kalabalığın içinde bile insan kalmak mümkün. Sadece bir şey gerekiyor: Başkasının acısına yer açmak.
Çünkü acı duymak, canlılığın kanıtı.
Ama başkasının acısına eğilebilmek… işte o, insanlığı hissedebilmek.
Ve belki de sosyal hayatın en basit ama en zor terbiyesi şu:
“Benim acelem var diye, başkasının yükünü daha ağır yapmayacağım.
Kalın sağlıcakla