Büyümek… Evet gerçekten büyülü bir kelime gibi ve oldukça anlam yükleyebileceğimiz bir oluşum.
Belki de hepimizin arzuladığı, ama çocukken isteyerek ve bize bağlı olmadan gelişen, büyüdüğümüzde hedeflerimizi koyarak gelişmek, ancak nasıl yapacağımızı çok bilemeden yaptığımız bir eylem.
Kulağa güçlü, olgun ve tamamlanmış bir hâl gibi gelir. Fakat kimi zaman büyümek, aynı zamanda bir eksilme anlamına da gelir.
Örneğin çocuk halimizi anımsadığımızda, küçükken sahip olduğumuz neşe, merak, hayal gücü ve kendiliğindenlik yıllar geçtikçe yavaş yavaş elimizden kayar.
Adına “olgunluk” deriz ama aslında çoğu zaman içimizdeki çocuğu susturmayı öğrenmişizdir.
Kaybettiklerimiz, kazandıklarımız…
Çocukken hayatın kendisine karşı merakla doluyuzdur.
Bir kuşun uçuşunu izlemek, bir taşın parıltısına sevinmek, yağmurda ıslanmak, tehlikesini bilmeden adrenalin dolu yaşamak, hatta bir balon ile sevinebilmek, alınmadığında üzülmek.
Hepsi saf bir mutluluk nedenidir.
Büyüdükçe bu küçük mucizelere yer kalmaz; yerini planlar, sorumluluklar, başarılar alır.
Mantığımız güçlenir ama duygularımız zayıflar.
Büyürken öğreniriz; fakat aynı zamanda unuturuz da.
Belki de bu yüzden bazı anlarda sebepsiz bir özlem duyarız.
Ne olduğunu tam tarif edemeyiz ama içimizde bir “kaybolmuşluk” hissi vardır.
Aslında özlediğimiz çocukluk değil, çocukken olduğumuz ‘’biz’’dir.
Çoğumuza çocuk yaşlarda ‘’Adam gibi çocuk, büyümüş de küçülmüş, boynuz kulağı geçmiş gibi ifadeler kullanılarak “Büyük Ol” beklentisinin yükseltildiğini biliyoruz.
Küçük bir erkek çocuğuna frak ,kız çocuğuna gelin elbisesi giydirerek nikaha veya düğüne götüren büyükler hep şunu yapmışlar ama bir şeyin farkına varamamışlar.
Bunu yaparak çocuğun elindeki ve ruhundaki çocukluğu almışlar da fark edemeden o çocuğun çocukluğunu, çocuk anlarını yaşamasına izin vermemişler.
Toplum, “büyük ol”, “mantıklı davran”, “duygularını kontrol et” der.
Bu öğütlerin ardında iyi niyet vardır ama çoğu zaman doğal benliğimizi törpüler.
Hayallerimizi gerçek dışı, sezgilerimizi anlamsız, duygularımızı zayıflık sayarız.
Böylece içimizdeki çocuk, korkak bir sessizliğe gömülür.
Oysa insanın olgunlaşması, o çocuğu susturmakla değil, onunla yeniden el ele tutuşmakla mümkündür.
Kaybettiklerimizi yeniden bulmak için içimizdeki çocuğu hatırlamak, büyürken kaybettiklerimizi geri almak için geçmişe dönmemize gerek yok.
Yapmamız gereken şey, farkında olmak.
Hayatın hızına kapıldığımızda durmak, küçük bir ayrıntının tadına varmak, bir şeyi ilk kez görüyormuş gibi merakla bakmak…
İşte o anlarda çocukluk yeniden canlanır içimizde.
Belki bir melodide, bir kokuda, bir gülümsemede, bir balonda.
Küçük ama derin bir hatırlayıştır bu.
Şunu hatırladığımıza eminim, Biz sadece büyümedik, bir zamanlar hayal kuran bir çocuktuk.
Gerçek büyüme, çocuklukla vedalaşmak değil, onunla barışmak demektir.
Bir çocuğun kalbini bir yetişkinin bilinciyle birleştirebilirsek, hem güçlü hem de şefkatli, hem üretken hem de huzurlu bir insan olabiliriz.
Çünkü insan, büyürken değil, kendini unuttuğunda gerçekten kaybeder.
“Büyümek, çocukken düşlediğin şeyleri hatırlamaya cesaret etmektir.” fikrini besleyen çok güzel bir Nietzsche sözünü hatırlıyorum.
“Belki de en büyük bilgelik, yeniden çocuk olabilmektir.”
Kalın sağlıcakla,
Sinan Bayraktar