konak
ozturk group
KENT YAPI
Breau
cagingoz
KIRALIK IS MERKEZI
ekomini
ARIGUN MOBILYA
Kızılkaya

Siyaset

Akademisyenlerin maaşları muadillerinin seviyesine getirildi

Başbakan Davutoğlu, akademisyen maaşlarına ilişkin, "Akademisyenlere aslında zam yapılmadı, maaşları muadilleri ile aynı seviyeye getirildi" dedi.

20 Ekim 2014 Saat: 15:40
YORUM YAPTavsiye EtYazdır

Bu haber 533 kez okunmuştur

Akademisyenlerin maaşları muadillerinin seviyesine getirildi
Akademisyenlerin maaşları muadillerinin seviyesine getirildi

Başbakan Ahmet Davutoğlu, YÖK'teki Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, "Akademisyenlere aslında zam yapılmadı, maaşları muadilleri ile aynı seviyeye getirildi" dedi.

Davutoğlu, Başbakan olduktan sonra en keyif aldığı ve istifade ettiği toplantılardan birinin Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nde akademik yıl açılışı olduğunu, daha önce de Avrupa rektörleriyle bir araya geldiğinde evrensel üniversitelerin gelecek perspektifleri üzerinde kanaatlerini paylaştığını söyledi.

Üniversitelerin, bilginin kaynağı, meşruiyeti, sosyalleşmesi, sistematiği ve analitik çerçeveye oturtulması anlamında insanlık tarihinin en temel müesseselerinden biri olduğunu belirten Davutoğlu, küreselleşmeyle birlikte yeni bir bilgi sistematiği, bilgi araçları, yeni bilgi meşruiyet kanalları oluşurken bütün insanlık birikiminin gözden geçirilmesi ve üniversitelerin bu birikimin neresinde yer aldığının doğru tanımlanması gerektiğini vurguladı.

Türkiye'ye, bulunduğu coğrafyanın, burada ortaya çıkan medeniyetlerin, medeniyetlerin aktardığı bilgilerin başka ülkelerden ve başka ülkelerdeki bilimsel birikimdençok özgün nitelikler kazandırdığını ifade eden Davutoğlu, "Bunun farkında olmamız, üniversitelerimizin insanlık birikimine gelecekte yapabileceği katkılar açısından da büyük önem taşıyor" dedi.

İnsanlık tarihinde bilgi sistematiğinin gelişimi konusunda dört büyük harmanlanma gördüğünü ve bugün dördüncü büyük harmanlanmanın içinde olunduğunu dile getiren Davutoğlu, kadim medeniyetlerde bilginin belli medeniyet havzalarında ve kendi sistematiği içinde kurulduğunu söyledi. Çin tıbbı, Hint matematiği, Mısır'daki astronomi çalışmaları ve Yunan felsefesini örnek gösteren Davutoğlu, her bir medeniyet havzasının kendi bilgi sistematiğini gerçekleştirdiğinin görüleceğini kaydetti. O dönemdeki çalışmaların bugün bile hayranlık uyandıran birikimler olduğunu ifade eden Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bazen bütün bu geçmişe geride kalmış bilgi birikimleri olarak, bir dönem insanoğlu, bakma temayülündeydi ama şimdi, keşfettikçe bakıyoruz ki Hint veya Oxfordmatematiği arasındaki ilişkide, iki farklı sistematik ortaya çıkabiliyor. Bütün bu farklı medeniyet havzalarında, insanın var oluşuna anlam katan, bu varoluşu tanımlayan bilgi sistematiğini geliştiren tecrübeler yaşandı. Birinci büyük harmanlanma, Büyük İskender'in fetihleriyle birlikte bütün bu medeniyet havzalarının neredeyse iç içe geçmesiyle yaşanan harmanlanmadır ki milattan önce altıncı ve dördüncü yüzyıllar arasında bu medeniyet havzaları birbirleriyle çok daha yakın temas içine geçtiler,harmanlandılar, bir şekilde birikimlerini sentez yapabilecek niteliklere kavuştular. Bu dönemde çok büyük üniversite geleneklerinin oluşmaya başladığını görüyoruz."

"Gönül ister ki üniversitelerimiz kendilerine tarihi referans oluşturabilsinler"

Başbakan Davutoğlu, Harran'da, kalıntılar arasında yürürken o köklü gelenek içinde oluşmuş bilgi atmosferinin hissedilebileceğine dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"Gönül ister ki bütün üniversitlerimiz kendilerine böyle bir tarihi referans oluşturabilsinler. Bizim üniversitelerimiz modern üniversite geleneği itibarıyla yenidir, aynı Cumhuriyetimizin yeni olması gibi, devlet olarak cumhuriyet sistemi itibarıyla, ama ne Cumhuriyetimiz nevzuhur bir devlettir ne de üniversitelerimiz nevzuhur, şartların, konjonktürün içinde çıkmış kurumlardır. Her bir üniversitemizin geriye dönük olarak referansta bulanabileceği bu topraklarda bir medeniyet arka planı vardır."

Amasya ziyaretini anımsatan Davutoğlu, Amasya Üniversitesinin kurumsal olarak 2006'da kurulduğunu ancak Amasya'nın şehir ortamı olarak bu geleneği çok önceden yaşamış olduğunu, Sabuncuzade Şerefettin'in 13'üncü yüzyıldaki birikimiyle, Avrupa'da oluşmamış tekniklerle, cerrahi aletleri keşfederek kullandığını vurguladı.

Bilgi sistematiği açısından ikinci büyük harmanlanmanın, yedinci ve onuncu yüzyıllar arasında aynı medeniyet havzalarında, İslam medeniyetinin oluşturduğu siyasi düzen içinde ortaya çıktığını söyleyen Davutoğlu, Bağdat'ın, Endülüs'teki Kurtuba'nın, Semerkant'ın ve İstanbul'un bilimsel, felsefi, düşünsel çalışmaların merkezi haline geldiğini örneklerle anlattı.

"Hiçbiri birbirini naksederek gelişmemiştir"

Üçüncü büyük harmanlanmayı, "kadim gelenekteki senteze dayalı düşünceyi ikame edecek şekilde rasyonel, analitik düşüncenin modern üniversiteyi kuracak şekilde bütün insanlık birikiminde yol açtığı devrim" olarak tanımlayan Davutoğlu, bu harmanlanmanın, önce Paris, Londra ve Berlin üçgeni içinde doğduğunu, sonra sömürgecilik ve Batı siyasal sisteminin yayılmasıyla birlikte, 19'uncu yüzyılda bütün dünyada modern üniversitelerin doğuşuna zemin hazırladığını belirtti.

Davutoğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Bunların hiçbirisi diğerini naksederek gelişmemiştir. Her biri diğerinden beslenerek, diğeriyle birlikte yaşayarak gelişmiştir. Bazen moderniteyi yanlış anlayanlar, bunu bir radikal kopuş olarak gördüklerinde, kendi geleneksel bilgi birikimlerinden kopmayı modernleşmenin bir aracı olarak görürler. Halbuki geleneksel ve kadime dayalı bilgi birikimini moderniteyle sağlam sentezler oluşturabilenlerse özgün katkı yapabilme yeteneğini sürdürürler. Bu açıdan modern dönemde Çin'de ve Hint'te yaşananları bence çok yakından takip etmeliyiz, gelecekte belki de bilimsel ve felsefi yaklaşımların en özgün çalışmaları Çin'de ve Hint'te gelişecektir."

Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Bana en az haz veren makaleler açık söyleyeyim, özgün kişilik hakkı yapmadan düğmeye basarak ulaşılmış, 'kes yapıştır' yöntemiyle bir yere yapıştırarak şu şunu dedi, bu bunu dedi, o da onu dedi. Peki kardeşim sen ne diyorsun? O yok" dedi.

Davutoğlu, YÖK'teki Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye'nin bilginin yayılması konusunda doğu ve batı arasındaki etkileşimlerin merkezindeki bir ülke olduğunu ifade ederek, bunun Türkiye'deki üniversitelerde olağanüstü heyecan verici bir canlılığa sahne olduğunu ve gelecekte de olabileceğini söyledi.

İnsanlık tarihinde bilgi sistematiğinin gelişimindeki dördüncü harmanlanmanın küreselleşmeyle ilgili harmanlanma olduğunu dile getiren Davutoğlu, şöyle konuştu:

"İlk üç harmanlanma mekana yayılarak oluştu. Yani İskender'in ordusuyla sefere gitmesiyle kurduğu şehirlerde ya da Abbasilerin, Endülüs'ün, Osmanlı'nın yayılması esnasında veya Batı'nın (İngiliz, Fransız) sömürge sistemlerinin Afrika ve Asya'ya yayılması. Bu sefer mekandan bağımsız bir harmanlanma yaşanıyor. Teknolojik araçsal şeylerle zemin o kadar değişti ki, insanlar oturduğu yerden bilgilinin kaynağına ulaşarak, bilginin sosyalleşmesini maksimum düzeyde yaşayarak, mekandan bağımsız bir harmanlanma yaşıyor. Bu tabiri caizse bir sanal harmanlanma. Bu büyük bir imkan, büyük de bir tuzak. Büyük bir imkan çünkü Wikipedia'da veya buradaki yapılması gereken gibi güzel bir örneği olan akademik arşivde olduğu gibi düğmeye basıyorsunuz bir anda karşınıza yazı geliyor ama onu yazan şahıs gelmiyor. Onu yazan şahısla temasa geçmiyorsunuz. O kişiye temas etmeden kültür dünyasına, zihin dünyasına nüfuz ediyorsunuz."

Davutoğlu, "tarihin sonu", "felsefenin sonu" gibi soncu teorilere şüpheci yaklaştığını ve bu teorileri hiçbir zaman da kabul etmediğini dile getirerek, "Felsefenin sonu mu geldi?" başlıklı bir tartışmaya katıldığını ve burada felsefenin yeni başladığı tezini savunduğunu söyledi.

İnsanoğlunun varoluşuyla ilgili varsayımların sarsıntı geçirdiği, bilginin olağanüstü hız kazandığı, varlık ile bilgi arasındaki ilişkinin değerleri ciddi bir şekilde yeniden yapılandırdığı bir dönemde felsefenin bittiğini iddia etmenin mümkün olmadığını savunan Davutoğlu, insanın yaşadığı her bir köyde, kasabada artık mekandan bağımsız bir etkileşim ve iletişimin doğmasının büyük bir harmanlanma oluşturduğunu ifade etti.

Genetik ile felsefe arasında bazı öğrencilere çift anadal ya da üst ihtisasta sentetik bir araştırma merkezi kurulmasını tavsiye edebileceğini belirten Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:

"Genetik salt bir tıbbi alan olmaktan çıkıyor, yepyeni felsefi sorunları hatta hukuki sorunları beraberinde getiren bir alana dönüşüyor. Eğer biz bilgiyi entegre şekilde göremeyip ayırırız ve deriz ki genetik tıp alanıdır. Benim hiç kabul etmediğim milli eğitimde 'fenci' ve 'sosyalci' diye bir ayrım vardır ya. Biraz devrimci ve radikal gelebilir size, sosyal bilimlerde okuyan birinin matematik bilmemesi faciadır. Matematik bilmeyen kategori kuramaz, mantık kuramaz. Sosyal bilim ise ta Aristo'dan beri temelde kategoriler üzerine oturur. Şimdi bazen zihinlerimizi o kadar parçalıyoruz ki, öğrenci zihnini açacak şeyleri görmüyor, 'bu benim alanıma girmiyor' diyor. 'Matematik okumasam da olur' diyor. Matematiksel zihnin gelişmediği yerde hiçbir şey gelişmez. Şimdi bunun gibi üniversitelerde alanları o kadar bölüyoruz ki bazen, birbirinden bağımsız gibi görünen alanların arasındaki derin irtibatı fark edemediğimiz zaman özgün öğretim olmuyor. Bu genetik ile felsefe arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemli."

Davutoğlu, insana yeni tanımlama getirmeyen hiçbir geleneğin gelenek ve medeniyet haline gelemeyeceğini, küreselleşmeyle beraber kadim modernite tanımlarının yeni çerçeveler kazandığını ifade ederek, varoluşçu alanın devamında bilgi sistematiğinin tümüyle değiştiğini söyledi.

İnsandan insana aktarılan bilginin yerine teknoloji rehberinden aktarılan ve çok yoğun bombardıman şeklindeki bilginin aldığına dikkati çeken Davutoğlu, "Bana en az haz veren makaleler açık söyleyeyim, özgün kişilik hakkı yapmadan düğmeye basarak ulaşılmış, kes yapıştır yöntemiyle bir yere yapıştırılarak şu şunu dedi, bu bunu dedi, o da onu dedi. Peki kardeşim sen ne diyorsun? O yok. Çünkü bu da ayrı bir şey. Araçsallaştırılmış bilgi kadar tehlikeli bilgi yoktur. Bilgi araç haline geldiği zaman, enstrüman haline geldiğinde, içselleştirilmediğinde onunla ilgili sorulan her soru başka bir şey doğuruyor" diye konuştu.

Yer aldığı bir jüride "makale nasıl yazılır?" konusunda iki üç kere sınava girmiş ve değişik gerekçelerle jüriden onay alamamış bir öğrenciye, yaşanan bir olayla ilgili makale yazması gerektiğinde bunu nasıl kurgulayacağını sorduğunu belirten Davutoğlu, öğrencinin kendisine doyurucu bir cevap veremediğini, aynı öğrenciye ilk ve son okuduğu romanı sorduğunu, bunun üzerine ise cevap alamadığını söyledi.

Davutoğlu, öğrencinin bilgiyi bir vida gibi gördüğünü tahayyül edemeyen birinin öğretim üyesi ya da ilim adamı olamayacağını ifade ederek, teknolojinin genç nesiller için bilgiye ulaşmada imkan olmasının yanında bir tehlikeye de sahip olduğunu dile getirdi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, "Öğrencilerimize zihni formasyonlarını artırırken, geliştirirken bir taraftan ona özgür düşünce ve eleştirel bakışla birlikte özgür düşünce yeteneği kazandıracağız, diğer taraftan bu zihni formasyonun iki ana yönüne dikkat edeceğiz. İnsanlık birikimi içinde kim neyi üretmişse hepsi bizim malımızdır. Böyle bakacak ve evrensel anlamda bir aydın niteliği kazandıracağız. Ama bunun yanında zihni formasyonun bir özelliği var ki Türk üniversitelerinin üzerinde bir borçtur bunu yapmak, yürüyen bir Türk aydını yetiştirmek" dedi.

Davutoğlu, YÖK'teki Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, üniversite eğitiminin hocaya ve talebe esasına dayandığını belirtti.

Bilginin ahlaki içeriğinin insani ilişkilerin kattığı şeyler olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Rahatlıkla ulaştığınız bir bilgi bir anda sizin olabiliyor. Eskiden bir bilim adamının aylarca yolculuk yaparak ya da gurbetle ulaştığı şeye şimdi siz hemen ulaşıyorsunuz ve bir anda ekranda görülen bilgi sizin oluyor. O bilgi senin değil, daha değil. Bir müddet sonra bilginin üzerine bir şey koyarsan o bilgi senin olur. Çabukluk, hemen ulaşma arzusu ahlaki bir problemi de beraberinde getiriyor. Bizim o araçları kullanırken fikri özgürlüklere saygı, düşünce özgürlüğüne saygı, bütün bunları yeni nesle öğretmenin sıkıntılarıyla da karşı karşıya kalıyoruz. Ama bir taraftan da olağanüstü bir imkan" değerlendirmesinde bulundu.

Bilgilerin pratik alana yansıdığında küresel toplumun değişik veçhelerine cevap verecek nitelikler kazanması gerektiğini belirten Davutoğlu, cep telefonunun diplomasinin mahiyetini değiştirdiğine işaret etti.

Davutoğlu, uluslararası ilişkiler çalışan öğrencilerin yeni küresel araçlarla yetiştirilmesinin önemine değinerek, "Önümüzdeki dönemde bilelim ki insanoğlunun dördüncü büyük bilgi harmanlanması yaşanıyor. Üniversitelerimizin, bunun getirdiği imkanları kullanırken bir taraftan da onun getirdiği risklere karşı özgün düşünceyi üretebilmek, insani bilgiyi koruyabilmek, ahlaki duruşu sürdürebilmek için yeni donanımlara ihtiyacı var" diye konuştu.

"Zihni formasyon esastır"

Bu noktada, Türkiye'nin hem kadim harmanlamanın olduğu coğrafyada yer alması hem de modernitenin her safhasını yaşadığını kaydederek, bu zemin üzerinde, üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyelerine yeni perspektifler getirilmesi gerektiğini vurguladı.

Davutoğlu, bu kapsamda zihni ve mesleki formasyonun önemli olduğunu bildirerek, "Bu ikisini ayırmayıp ya da karıştırıp ya da üniversiteleri sadece istihdam için adam yetiştiren yerler halinde gördüğümüzde üniversitelere ihanet ederiz" dedi.

Zihni formasyonun esas olduğunu belirten Davutoğlu, ona sahip olmayan birinin, mesleğinde iyi bir mekanik bilgisi bulunda dahi hayatta başarı elde etmekte zorlanacağını söyledi.

Davutoğlu, lisedeyken analitik tasniflere meydan okumaya çalıştığını ve üniversite yıllarında da bazı bilimlerin birbirinden ayrı tutulmasına şaşırdığını anlatarak, evrensel nitelikte bir aydının yetişmesi için temel olan matematik, tarih, felsefe, hukuk, teoloji alanlarında alt yapısı bulunmayanların insanlık birikiminin idrakinin çok zor olacağını kaydetti.

"Bilgi hiyerarşisi sarsıldı, tekrar inşa etmek lazım"

Zihni formasyonun temelinde sorgulayıcı, gerektiğinde eleştirel ama aynı zamanda haddini bilen bir formasyon bilinci olduğunu aktaran Davutoğlu, bilgi ve sosyal hiyerarşi bilincinin de önemine değindi.

Davutoğlu, "Nihayette bilgi hiyerarşisi bizde biraz sarsıldı bunu tekrar inşa etmek lazım" diyerek, doktora öğrencilerine ilk önce doktoranın anlamını sorduğunu ve çoğu öğrencinin de bunun ne olduğunu bilmediğini anlattı.

Bunu kalfa-usta-üstat ilişkisi olarak tanımlayan Davutoğlu, "Önlisans çıraktır, lisans kalfadır, master ustadır, doktora üstattır" görüşünü bildirdi.

Öğrencilerin bu hiyerarşiyi içselleştirmediği için üniversiteyi bitirince hemen iş garantisi istediğine dikkati çeken Davutoğlu, öğrencilerin aşkla yapacakları bir iş edinmelerinin önemini vurguladı.

Davutoğlu, bir öğretim üyesinin evrensel birikimi alıp kültürel formasyon edinmemişse yabancılaşacağını, kendi kültürel formasyonun alıp evrenselden uzak kalırsa yerelleşip sloganlaşacağını belirterek, şunları ifade etti:

"Burada öğrencilerimize zihni formasyonlarını artırırken, geliştirirken bir taraftan ona özgür düşünce ve eleştirel bakışla birlikte özgür düşünce yeteneği kazandıracağız, diğer taraftan bu zihni formasyonun iki ana yönüne dikkat edeceğiz. Bütün insanlık tarihinin evrensel birikimine vakıf, tek başına Latin Amerika'ya gittiğinde Meksika kültürü, bir Yunan üniversitesine gittiğinde Yunan felsefesi konusunda veya Erasmus programlarıyla başka bir yere gittiğinde o insanlık birikiminin hepsini içselleştirerek bakması lazım hiçbirini dışlamadan. Ne kadim dışlanır ne modernite. Ne Avrupa dışlanır ne Asya. İnsanlık birikimi içinde kim neyi üretmişse hepsi bizim malımızdır. Böyle bakacak ve evrensel anlamda bir aydın niteliği kazandıracağız. Ama bunun yanında zihni formasyonun bir özelliği var ki Türk üniversitelerinin üzerinde bir borçtur bunu yapmak, yürüyen bir Türk aydını yetiştirmek."

Başbakan Davutoğlu, "Öğretim üyelerimiz, hiç kimsenin tahkir edilmediği, dışlanmadığı, herkesin kendi fikrini, ideolojileştirmeden, dogmatik bir hale dönüştürmeden savunabildiği, üniversite amfilerini propaganda mekanı değil ama her türlü fikrin serbestçe tartışılabildiği mekanlar haline getirme sorumluluğuna sahiptir" dedi.

Davutoğlu, YÖK'teki Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, üniversitelerin ekip yerleri değil, farklı düşüncelerin, farklı ekollerin, sadece saygınlığı dolayısıyla orada olması gereken öğretim üyelerinin mekanı olduğunu söyledi.

28 Şubat'ta neler yaşandığını herkesin bildiğini belirten Davutoğlu, en yetişmiş öğrencilerin, kapının önünde başı örtülü diye nasıl bir psikolojik işkenceye tabi tutulduktan sonra sınava alındıklarını bildiğini kaydetti. Başbakan Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Ben bir profesör olarak, eşimin ihtisas imtihanında içeride hakaret edilmesin diye kapısında bekledim. Hakaret edilirse şey olur diye, ihtisas sınavını bitirme imtihanında. Ben de profesördüm o sırada. Bunların hepsini yaşadık. Artık bunları geride bırakmamız lazım. Hiç kimsenin tahkir edilmediği, dışlanmadığı, herkesin kendi fikrini, ideolojileştirmeden, dogmatik bir hale dönüştürmeden savunabildiği, üniversite amfilerini propaganda mekanı değil ama her türlü fikrin serbestçe tartışılabildiği mekanlar haline getirme sorumluluğuna sahiptir öğretim üyelerimiz. Gençlere bu ahlakı da verecek olan biziz."

"Üniversiteler siyasilere kapanmamalı"

Üniversite açılışlarına giderken bazen kaygı yaşadıklarını, buna da üzüldüğünü dile getiren Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Kimse şu kaygıyı hissetmemeli. Arkadaşlar sordular, 'gidin ama açılış dersi şeklinde yapın, katkınızı verin'. Orada bir grup provokatif gencin, öğrencimizin eyleminden çekinerek üniversiteler siyasilere kapanmamalı. Aksine, biz gitmeliyiz ve her görüşten öğrenci soru sorabilmeli. Bazı üniversitelerin neredeyse siyasi alana kapandığı yerler haline gelmemesi lazım. Bizler nihayet bu öğrenciler için bu siyaseti yapıyoruz. O öğrenciler daha güzel bir Türkiye, daha güzel bir dünyaya hazırlansınlar diye gecemizi gündüzümüze katmaya çalışıyoruz. Gönül ister ki bütün üniversite amfileri özgür düşüncenin, karşılıklı saygının mekanları haline gelir."

"Yükseköğretim reformuna ihtiyaç var"

Başbakan Davutoğlu, üniversitelerin yapısal meseleleri bulunduğunun farkında olduklarını, yükseköğretim reformuna ihtiyaç duyulduğunu herkesin bildiğini ifade etti. Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Bu işte yoğun tecrübe kazanmış sizlerin en iyi formülü üretip, siyasi otoriteye getirmeniz önemli. Bizim kanaatlerimiz olur. Ama ben bu kanaatlerimi Başbakan olarak değil, bir öğretim üyesi olarak ifade etmeyi daha doğru bulurum. Aranızda yapacağınız her çalışma bizim için takdire şayandır. Getireceğiniz her fikir mutlaka değerlendirmeye alınır. Ama bu yapısal değişimin özgürlük, çoğulculuk, zihni formasyon gerekliliği, ahlakilik, bütün bunları da içinde barındıran geniş bir perspektifle bakılmış, artık yeteri kadar tecrübemiz var. Tüm tecrübeler üzerine, dünyanın örnek göstereceği bir modeli birlikte oluşturalım. Bu modeli hep beraber birlikte oluşturalım. Mümkün olduğu kadar üniversitenin özgürlük alanını genişleten, fikir özgürlüğü bağlamında tahkim edilmiş yerler haline getirelim."

"Temel bilimler alanı ihmal ediliyor"

Bunu yaparken, bazı hususların göz önüne alınmasında ülke geleceği açısından fayda gördüğünü dile getiren Davutoğlu, üniversitelerde temel bilimler alanının ihmal edildiğini, bu alanda hala büyük eksiklik bulunduğunu söyledi.

Temel bilimlerde bir reform yapmadan AR-GE'nin gelişmeyeceğini vurgulayan Davutoğlu, "Maalesef biraz pratik düşündüğümüzden bir an önce mühendislik ve tıp gibi uygulanabilir alanlara yöneldik. Ama altyapı temel bilimlerdir. Gerçek AR-GE çalışmaları ancak temel bilimlerin güçlü olduğu ülkelerde üniversitelerde yapılabilir" diye konuştu.

Temel bilimlerin, her yerde kurulması gereken rutin bilimler gibi görülmemesini isteyen Davutoğlu, "Yaratıcılığın özgünlüğün en fazla olması gereken, en iyi zihinlerin gitmesi gereken yerler olarak görelim ve gerekiyorsa da burslarla takviye edelim, destekleyelim" dedi.

Bundan sonra Türkiye'nin yegane kalkınma kapasitesinin insan olduğunu ifade eden Davutoğlu, "Ekonomik kalkınmayı hükümetten bekleyemezsiniz. Biz var olan insanla bunu yapacağız. Siz ne kadar kaliteli insan yetiştirirseniz, biz de o kadar iyi planlamayla o insan ekonomik kalkınma üretiriz" şeklinde konuştu.

Üniversitelerin fiziki mekanlarıyla ilgili de eleştirilerini aktaran Davutoğlu, üniversitelerin şehirden uzak kurulmamasını istedi. Davutoğlu, "Üniversite kampüsü demek illa ve mutlaka muazzam bloklar halinde, gördüğünüzde sizi ürperten mekanlar demek değil. Oxford'da böyle bir şey görmezsiniz. Üniversitelerimizi kampüsle şehrin ayrı ayrı ve kopuk yaşadığı yerler haline getirmeyelim" dedi.

Davutoğlu, üniversitelerin, konjonktürel, arızi bilgilerin üretildiği yerler değil, insanlık birikimini, erdemini üreten, bilginin stratejik kullanımını ülke adına planlayan yerler olduğunu söyledi.

"İki yerde kıyasıya rekabeti gördüğümde üzülüyorum"

Üniversitelerin kesinlikle bürokratik, mekanik yerler olmaması gerektiğini ifade eden Davutoğlu, üniversitelerde ciddi bir bürokratikleşme olduğunu gördüğünü anlattı. Başbakan Davutoğlu, şunları kaydetti:

"Her yere bürokrasi girer, bir idari düzen olur ama üniversiteler kesinlikle bürokratikleşmemelidir. Seyyar ve hareketli olabilmelidir, zihnen, mekan olarak ve planlama olarak. Üniversiteler bir güç kullanım alanı değildir.

İki yerde kıyasıya, sayısal rekabeti gördüğümde ben üzülüyorum. Bir yargıda, iki üniversitede. Rektör seçimlerinde kendi aranızda seçim yapmanız en doğru olanıdır, bunun belli bir sistemi de Türkiye'de oturdu, tartışılabilir, konuşulabilir. Ama bu kıyasıya bir güç rekabeti haline dönüşmemeli. Yargıda da demokratik seçimi en geniş şekilde yaygınlaştıran biz olduk 2010 referandumuyla. Ama öylesine bir yarış ve güç alanı haline dönüştürüldü ki güven sarsıldı. Demokrasiyi kültür olarak öğrencilerimize öğretelim ama ilimin, nihai kertede bilginin ve bilimin sayısal rekabetlerle ortaya çıkmadığını da bilelim."

Davutoğlu, üç ilişkinin varoluşsal olduğunu ve aracı kabul etmeyeceğini belirterek, bunları "ebeveyn-çocuk", "hasta-doktor" ve "hoca-talebe" ilişkileri olarak sıraladı.

"Hoca-talebe ilişkisinin, zihni varoluşun oluştuğu yer olduğunu" söyleyen Davutoğlu, "insanlara anne ve babası dışında, anne baba hissini götüren en önemli şeyin, ilkokul öğretmenleri olduğunu" ifade etti.

Hoca olarak, yıllarca görmediği öğrencileriyle karşılaştığında dahi "kızının, oğlunun kokusunu hissettiğini" dile getiren Davutoğlu, gittiği ülkelerde öğrencilerinin birçoğuyla ilişkisinin devam ettiğini, bunun, hocalığın güzel tarafı olduğunu anlattı. Davutoğlu, "O anda, bir çocuğunuzla buluşmuş gibi hissedersiniz. Dünyada bundan daha fazla lezzet veren, bundan daha fazla insana ulvi nitelik kazandıran bir başka husus yoktur" diye konuştu.

Davutoğlu, 2002'den bugüne kadar öğrenci sayısının 1 buçuk milyondan 5 buçuk milyona, üniversite sayısının 73'ten 184'e çıktığına işaret etti. Bunun, muhteşem bir alansal ve niceliksel gelişme olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Ama öğretim üyesi, ah o öğretim üyesi... Yani hoca, aynı muhteva ve sayısal, niceliksel ve niteliksel hıza ulaşıyor mu? Ulaşmadığı zaman ciddi bir yanılsamayla iç içeyiz" dedi.

Öğretim üyelerinin özlük haklarını diğer muadillerle eşit noktaya getirdiklerini belirten Davutoğlu, kendisine, "Siz akademisyen olduğunuz için akademisyenlere destek veriyorsunuz. Bize de verin" denildiğini, akademisyen olarak, öğretim üyeleriyle birçok şeyi paylaştığını, ama Başbakan olarak hiçbir meslek grubu arasında ayrım yapmadığını aktardı.

Mesleğe başlayan araştırma görevlileri ile genç diplomatlar ya da kamudaki uzman yardımcılarının maaşları arasında ciddi fark olduğunu anlatan Davutoğlu, şöyle devam etti:

"O zaman ne oluyor? Öğretim üyeliği teşvik edilmemiş oluyor. Negatif teşvik oluyor. Şunu hepimiz yaşadık: Ben Boğaziçi Üniversitesini çift anadalla bitirdikten sonra, uzun süre, yurt dışında da değişik şeyler yapabilmek için araştırma görevlisi olmaya da niyetlenmedim. Fakat ne kadar zorluk çektiğimizi hepimiz biliriz, o yıllarda. Elinizde iyi bir diploma var. Herhangi bir diploma, fark etmez. İlla iyi olması anlamında söylemiyorum. İş dünyasında iyi bir maaşla iş bulabileceksiniz, evlenmeniz de lazım, belki o sırada bir gönül ilişkiniz de var, önce oraya gitmeye başlıyor iyi zihinler. Gitsinler, iş dünyasında da iyi zihinlere ihtiyaç var. Sonra kamu bürokrasisinin diğer alanlarına gidiyor. Eğer büyük bir aşkla çileye hazır değilse, üniversiteye gelmiyor. Çünkü bir sürü şeyi ertelemesi gerekiyor, onu bitirene kadar. Yaptığımız düzenleme aslında bu farkı gidererek, hayata atılma düşüncesindeki genç mezunlara, 'Akademisyenlik size asgari hayat şartlarını sağlar' güvencesini vermek. Bunu vermezsek, bütün bu açtığımız üniversiteler mekan olarak bulunur ama öğretim kalitesi itibarıyla gelişmez. Onun için bunu yaptık. Bunu, herhangi bir meslek grubunu diğerine tercih ettiğimiz için değil, hakkaniyet gereği olarak yaptık. Ama şimdi üniversitelerimize düşen görev de genç mezunlarımıza akademik hayata girerken düşen görev de bu öğrencilerimizin, kardeşlerimizin, genç neslin, gençlerimizin iyi akademisyenler olarak yetişmesini sağlamaktır."

iPhone'u örnek gösterdi

Öğretim üyelerinin, akademik eğitim ile akademik araştırma arasındaki dengeyi muhafaza etmeleri gerektiğini, bazı öğretim üyelerinin, zamanla eğitim makineleri haline dönüştüğünü gördüğünü ifade eden Davutoğlu, "Yani, okuyor, mezun oluyor, doktorayı yapıyor, ondan sonra aynı dersi yıllarca vererek, yüzlerce binlerce öğrenciye tekrar tekrar aynı konuyu anlatan bir öğretim üyesi haline dönüşüyor" dedi.

Bazı hocaların, aynı dersi birden çok şubeye anlatmayı tercih ettiğini, kendisinin ise akademisyenken bundan hoşlanmadığını, değişik dersleri anlatmayı heyecan verici bulduğunu kaydeden Davutoğlu, "Bunu, 'öbürü yanlıştır' diye söylemiyorum, şunun için söylüyorum: Eğitim esastır, ama araştırmayla kendini yenilemeyen bir eğitimci, bir müddet sonra makineleşir" diye konuştu.

Davutoğlu, artık 3-5 yılda neslin değiştiğini, bunun farkında olunması gerektiğinin altını çizerek, "Ben serisini unutuyorum, ama IPhone 1 nesli ile IPhone 5 nesli farklılaşıyor. Ona intibak eden çocuklar da farklılaşıyor. Şu anda teknoloji kullanımı ve bilgi kullanımı itibarıyla nesil değişimi artık 30 yıl değil, 5 yıldır, 3 yıldır bazen. O zaman öğretim üyesinin de kendisini yenilemesi lazım" ifadelerini kullandı.

Doçentlik sınavının kaldırılmasına muhalefet ettiğini bildiren Davutoğlu, birçok öğretim üyesinin, doktoradan sonra profesörlüğünün sonuna kadar tekrar ciddi eserinin dahi olmadığını kaydetti. Bir hocanın, profesörlük noktasına geldiğinde, kendi ekolünün olması gerektiğini, eskiden kimi kürsülere, hocaların isimlerinin verildiğini ifade eden Davutoğlu, şöyle konuştu:

"Öğretim üyeliğinin ya da ilim adamlığının emekliliği yoktur. Emekli olduğunda hayatı biter. Allah vermesin kimseye ama ya da hafızasını kaybettiğinde hayatı biter. Onun için öğretim üyelerimizin eğitim-araştırma dengesini gözetmeleri ve hayatın içinde olmaları önemli. Sınıfın içinde, hayatın içinde ve içinde bulundukları toplumun her derdiyle hemhal, uluslararası toplumun ve insanın her derdiyle ilişkili.

Bu anlamda vurgulamak istediğim bir başka husus fikir özgürlüğü meselesi, düşünce özgürlüğü. Üniversitelerimiz tek tipe, tek düşünceye, tek ekole, tek gruba ait üniversiteler olarak görülemez. Bazen ıstırap duyuyorum, 'O üniversitemiz, şu gruba yakın', 'Şu üniversite mi, bu düşünceye yakın'... Üniversite dediğiniz şey farklının olduğu yerdir. Eğer doktorayı bitirenler, 'Şu üniversitede bana yakın, benim anlayışıma, siyasi düşünceme, ideolojime, grubuma yakın birileri var. Oraya gideyim' demişse, böyle bir düşünceyle öğretim üyeliğine başlıyorsa, bu ilmi tecessüsten yoksun demektir. Rahat etmek istiyor. Aksine, biz üniversitelerimizin her bir bölümünü insanları rahatsız eden yerler haline getirmek durumundayız. Öyle farklı fikirler olacak ki rahatsız olacak, uykusu kaçacak. Ertesi gün cevap yetiştirmek zorunda olduğu, tam karşıt görüşten biri olacak ki gece bir şey okusun. Zaten birbirini yakın tanıyan ve birbirinin adamı, ferdi gibi görülen bir üniversite, üniversite değildir. Ben böyle bir üniversiteden haz almazdım, talebe olsaydım. Hoca olsaydım yeknesak bir sınıftan, bana hiç meydan okumayan bir sınıftan haz almazdım."

Davutoğlu, yüksek lisansa başlayan öğrencilerine kendi makalesini vererek, eleştirmelerini istediğini anlattı ve "Ama, haddini bilerek eleştirecek. Altına, altı tane daha kitap okuyarak beni eleştirirse, o zaman ilim adamı demektir" dedi.

Hocalarına alternatif görüşleriyle şöhret olmuş birçok kişi bulunduğunu aktaran Davutoğlu, "Mezhepler tarihinde bile Ebu Hanife ile İmam Yusuf arasındaki görüş ayrılıkları herkesçe bilinir. Dini alanda dahi... Eflatun ile Aristo'nun ilişkisine baktığımızda farklı ekollerin nasıl çıktığını görürsünüz. Dolayısıyla bizler, öğrencilerimizi aldığımızda, bizi öğrenip, kendisi olacak öğrenciler, kendisi olacak öğretim üyeleri yetiştirmek için almalıyız, yürütmeliyiz. Türkiye'de bu anlamda çok acılar yaşandı. 27 Mayıs'ta 147'likler çıktı, değil mi?" diye sordu.

Darbe dönemlerini hatırlattı

Sabahattin Eyüboğlu, Ali Fuat Başgil, Tarık Zafer Tunaya, İsmet Giritli, Abdulkadir Karahan ve daha nice hocanın 27 Mayıs'tan, arasında Sencer Divitçioğlu, Korkut Boratav, Baskın Oran, Bülent Tanör, Hüseyin Hatemi gibi birçok hocanın ise 12 Eylül'den sonra üniversite dışına itildiğini anlatan Davutoğlu, "27 Mayıs diktası, 12 Eylül diktası, kendilerine uygun bir formatta öğretim üyesi tasfiyesine girişirler ya da öğrenci yetiştirme programlarına..." dedi.

Üniversitelerde ideolojilerin nesne olarak okutulabileceğini ama üniversitelerin ideolojileştirilemeyeceğini vurgulayan Davutoğlu, bu yapıldığı andan itibaren bilgi birikiminin duracağını vurguladı.

"Fikir özgürlüğünü kendi aramızda kuramazsak, siyasetten bunu bekleyemeyiz" diyen Davutoğlu, şöyle devam etti:

"Ben kendim bunu yaşamış birisi olarak söylüyorum. Artık geçtiği için kimse alınmasın. Yurt dışında okurken, üniversitede öğretim üyeliği yaparken, beni 'Aman başka yere gitme. Sana üniversitede ihtiyacım var diyen' hocam, rektörüm, geldiğimde, ki o sırada yurt dışında başka bir üniversiteden teklif almıştım ve onun üniversitesinden daha iyi bir teklif almıştım, beni kendi üniversitesine kabul ettiremedi. Başka bir üniversite rektörüne gittiğimde de Allah rahmet eylesin, vefat etti bölüm başkanı, bana şunu söyledi: 'Siz çok değişik alanlarda yazılar yazmışsınız, ürünler vermişsiniz, biz ihtisasa önem veriyoruz.' Öğretim üyesi arkadaşlar da oradaydı. Yani şunu demek istiyor, çok farklı yerlerde dolaşmışsın. Dedim ki, 'Hocam, madem bana meydan okudunuz, ben de size meydan okuyorum. Sizin, mesela siyaset teorisi hocanızı biliyorum. Benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hakeme gönderin. Balkanlar uzmanınızı biliyorum, benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hocaya gönderin. Ortadoğu uzmanınızı biliyorum, benim makalemle onun makalesini alın, gönderin. Kaç alan varsa gönderin, eğer bir tanesinden benim daha zayıf olduğum sonucu çıkarsa, ben özür dileyeceğim. Ama hepsinden eğer bu makale daha güçlü gelirse, sizin bir özür borcunuz olur' dedim. Hala zihnimde kazınmış, hani maalesef bir anlayışı yansıtan sözü zihnimde kalmış, Allah rahmet eylesin, yine de vefat etmiş bir hocamız, dedi ki, 'Ahmet Bey, uzun lafın kısası, biz burada bir ekibiz. Sizin bu ekibe uyum gösteremeyeceğinizi düşünüyoruz.' İşte benim görmek istemediğim bölüm bu."

YORUMLAR Üye Girişi

Bu Habere Yorum Yapılmadı. İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz? 
Lütfen Resimdeki kodu yazınız
 

Kocaeli Haberleri Tavsiye Formu

Bu Haberi Arkadaşınıza Önerin
İsminiz
Email Adresiniz
Arkadaşınızın İsmi
Arkadaşınızın E-Mail Adresi
Varsa Mesajınız
Güvenlik KoduLütfen Resimdeki kodu yazınız