Türkiye… Dünyada herhalde ne böyle bir ülke vardır ne de böyle bir millet. Neler atlatmışız. Ne badireler, ne devrimler ve daha neler neler…
Dünyaya 600 sene hükmeden bir imparatorluğun süregelenleriyiz. Dünya da en çok devlet kurup en çok devlet yıkan ecdat’ın çocuklarıyız. Üzerinde nice oyunlar oynanmış olan coğrafyanın sahipleriyiz. Ve de oynanmakta olan. Her şeye rağmen özünü ve nerden geldiğini unutmayan milletiz. Ne kadar gurur duysak az. Ancak bugünlere kolay gelmedik. Koskoca imparatorluğu yık sen, sonra kalk yüz yıllardır değişmeyeni değiştir, şeriatı kaldır, demokratikleş, kadın haklarını getir, eşitliği getir, seçme ve seçilme hakkını ver herkese, özgürlüğü temel şart koş, ‘ egemenliği kayıtsız şartsız ‘ millete ver. Ve bunun gibi daha neler neler… Yani sen kalk imparatorluğu yık Cumhuriyeti kur. Parasız pulsuz dev düşmana, başkaldırabilme haddini bul kendinde. Kurtuluş Savaşını kazan. Zaferlerine bir yenisini daha ekle.
Bütün ayaklanmaları bastır. ABD den gelen Marshall yardımları ile ne kadar ilk dışa bağımlılık sürecini başlatsan da kendinden ödün verme… Kıbrıs’ta ki haklarını savunmak için ilk girişiminde Johnson mektubu ile dolaylı yollardan tehdit al. Sen buna da aldırma sonrasında işi çığırından çıkartan Yunan ve Rum birliklerine karşı “ Ayşe’yi Tatile Gönder “. Olacak iş değil. Nerden geliyor bu özgüven. Acaban Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de dediği gibi “ Muhtaç Olduğun Kudret, Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur”. Evet sorunu cevabı herhalde bu olsa gerek.
Ne kadar iç sorunlar yaşasan da, “ evet artık bizde demokratik bir ülkeyiz, bakın tek partili hayattan çok partili hayata geçtik” diyip kendini kandırsan da. Sırf dünyaya demokratik bir ülkeyiz imajı vermek için yapsan da çeşitli oyunlar ile yine kendi istediğin cumhurbaşkanı ve başbakanını seçerek bunu belli ettin zaten.
Sonrasında temel taşları yerine oturttuk derken bu sefer de meşhur darbeler çıktı karşına. Ne renkli bir ülkesin sen öyle TÜRKİYE !!! Her bir şeyi yaşamış görmüşsün. Üniversitelilerin hep saygıyla anıldığı dönemde bir anda en tehlikeli kesim olarak görmeye başladın sen. Fikirlerin ve tabuların ne kadar çabuk değişiyor senin. Sokaklarda savundukları ideolojiler uğruna abi-kardeş in birbirine kurşun sıkacağı günleri de mi görecektin sen. Ama ne değişti. Sen savunduğun ideoloji uğruna kardeşine bile kurşun sıkmayı göze alırken bak şimdi sağın en ucundaki insan sola, solun en ucundaki insan sağa göğsüne vura vura geçebiliyor. Çok enteresan değil mi ?
Ya mahalle duvarları. Onlar neler çekti. Hep yazıldı çizildi. 80ler de duvarlarımızda hep yazılanlar aynıydı.” Kahrolsun Faşizm, Hakların Kardeşliği, Yaşasın Türk Milliyetciliği gibi sloganlardır. Nereye baksak bunlar vardı. Sonra 90lara geldik, bu arkadaşlar birden aşık oldular. Hem de sırılsıklam. Eee deli gibi esen Orhan babalar, Ferdi Babalar, Müslüm Babalar çıkmıştı piyasaya. Onların da etkisiyle bu arkadaşlar ellerindeki boyaları bıraktılar kimileri soluğu meyhanede, kimileri jiletçilerde, kimileride minibüslerde aldı soluğu. Ve duvarlardaki silinen yazıların yerine yine bir şeyler yazılması gerekiyordu. Oda oldu. “ Ayşe Seni Seviyorum, Fatma Seni Seviyorum “ oldu. Bir süre de böyle gitti ama oda sıkmıştı artık. Biraz bağırmak biraz küfür etmek gerekiyordu. Rekabet olmalıydı. O da oldu Güzelim Türkiye’mde. Duvarlardaki yazılar yine silindi. Bu sefer “ En büyük Cimbom, En Büyük Fener, En büyük Kartal “ oldu sıva yapılıp boyanan mahalle duvarlarımız. 80 lerde Deniz Gezmiş montuyla yollarda gezen bıyıklı ve karşısında beyaz gömlekli kirli sakallı ağabeyimiz birbirlerini taşlarken, birbirlerinin yazdıkları yazıları silip kendi sloganlarını yazarken 90 lar da sevdikleri kızların isimlerini birlikte yazmaya başladılar. Ardından birlikte Orhan dinleyerek dertleştiler. Daha sonra ise berabar Fener Cimbom maçına bilet aldılar. Şimdilerde ise birisi topsakallı jöleli tolga diğeri uzun saçlı küpeli Toygar. Aslına bakarsan her ikisi de bağımsız TÜRKİYE için uğraştılar, çabaladılar. Ama hırçınlıklarını yurdu o hale getirenlere değil birbirlerineydi. Aynı hedefe farklı yollardan ulaşmaya çalışanlar hedef oldu birbirlerine…
Ne kadar acayip değimli. Aynı kan, aynı ırk, aynı kültür, aynı millet, aynı coğrafya. Nasıl oluyorda dönem dönem birbirinden farklı reaksiyonlar gösterebiliyor insan oğlu. Acaba birileri bizleri oyalamak için mi yaptı bütün bunları. Yok ya birileri değil, biz yine her zamanki gibi kendi kendimize yaptık. Hani derler ya kendin ettin kendin buldun. Birazcık öyle bir şey. Biz millet olarak evrim değil devrim geçirip doğru yolu bulsak da yine huyumuzdan vazgeçmiyoruz. Huylu huyundan vazgeçer mi hiç !!! Her dönem uğraşacak bir şeyler buluyoruz kendimize. Avutacak. Veya avutulacak. Artık duvarlara da yazı yazmayı bıraktık. Sokaklardayız birbirimizi taş atmaya başladık. Çok acı…
Bizi meydanlarda bilekle yenemeyen devletler, masada birkaç strateji, imza ve oyunla yenmeye çalışıyorlar... son kozlarını oynuyorlar bizi birbirimize düşürerek. Buda tutarsa istedikleri olacak. Tutmasa herhalde bu işin peşini bırakacaklar. Yılmaz ERDOĞAN’ın eski stand-upları vardı bilirsiniz. Orda yine bu konuyla alakalı bir şey söylemişti. Hiç aklımdan gitmiyor. Diyordu ki “ Biz birbirimizi sevmeyi bilemedik”. Türkiye’de hiçbir zaman bir il komşu ili sevmedi. Karşıdaki köyle sürekli bir sürtüşme oldu. Sebep yok. Ortadan bir dere geçmiş. Bizim dedelerimiz o köydekiler ile kavgalıydı. Ee sen niye konuşmuyorsun. Kapı komşumuzla hep tartışmalıydık. Biraz daha genele bakarsak. Hiçbir bölge yanındaki bölgeyi sevemedi. Veya karşısındakini. Doğu batıyı, batı doğuyu sevmedi. Hiçbir ilin takımı komşu ilin takımını sevmedi. Maçlarında hep kavgalar oldu. İstanbul bile ayrıldı. Avrupa-Asya birbirini nasıl sevmez dediler. Maça endekslediler. Cimbom feneri, fener cimbomu sevmedi. Siyasilerde birbirini hiç sevmedi. Sol sağı sevmedi, sağ solu. Karşı mahallenin lisesinin erkekleri ve kızları hep kavga ederdi. Birbirlerini sevmezlerdi. Bunun gibi daha birçok şey. Bizim temelimizde yatan gerçek sorun budur. Biz eğer birbirimizi sevseydik gül gibi geçinir giderdik. Ne olmayan ama var gibi gösterilen Kürt sorunu olurdu. Ne Kocaelispor ve Sakaryaspor maçlarında kavga olurdu. Nede daha bir sürü şey…
Şuan ise gündemde çok ilginç bir olay var. İnanın ne aklım eriyor ne de mantığım. Türkiye’nin can damarı TSK’nın içinde bulunduğu durum. Sürekli yok Ergenekoncuydu, yok balyozuydu yok çekiciydi gibi benzetmelerle tahrik ediliyor. Yakınınızın yemin törenine gittiğinizde, gördüğünüz manzara, disiplin ve atmasför karşısında hüngür hüngür ağlayan, komutanın konuşmasından sonra yutkunamayan ve Allah sizi başımızdan eksik etmesin diyen, milli bayramlarda Türk Yıldızları Karşısında göğsü kabaran biz, daha sayısız zafere imza atan Türk Ordusunu şu günlerde yıpratmaya çalışan yine biz. Yapmayın, etmeyin, eylemeyin…
Kısaca dünyada eşi ve benzeri olmayan bir milletiz. Hiçbir millet yoktur ki doğduğu günden bu yana sürekli mücadele versin. Umarım yarınlarımız güzel olur. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmış bir millet ve Türkiye mesela. Sorunsuz, kavgasız, gürültüsüz zamsız bir Türkiye olur. Güzel olan hiçbir şey kolay değildir. Kolay olan ise güzel değildir. Kolay günler değil bu günler. Zor günler geçiriyoruz. Millet olarak, toplum olarak birbirimize en çok kenetlenmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz. Sakın yazımdan, sende ne karamsarmışsın kardeşim demeyin. Hiç karamsar değilim. Aksine çok umutluyum her zamankinden daha çok. Çünki ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Türküm... Bizim Millet her mücadeleden elinde meşaleyle çıkmıştır. Ona güveniyorum…
Bekle bizi yarınlar.